öpöz urfalı

oturdum kebapçıya. adana mı yesem beyti mi yoksa kuzu şişe geri mi dönsem derken çok efkarlıydım. kuzu şiş ve ayrana karar verdiğim sırada çok mutsuzdum. kabarmış koskocaman pidenin kabarığı gitmeden ezmeyle içini doldurup sularını akıtarak yerken ne kadar yalnız olduğumu düşündüm. şişlerim masaya boylu boyunca uzandığı sırada kararsızlıkla titredi ellerim. söğüş biber mi domates mi daha leziz diye düşünürken aslında açlığı ve sefaleti düşünüyodum. (evet, tam olarak.) aaah hayat ne kadar anlamsız deyip birisini çatalıma alırken ben, yan masadan şen şakrak sesler geliyodu. oysa benim masamda yalnızca kuzu ruhları meleşmekteydi. porsiyonun yarısını tükettiğim esnada künefe arayışı içersinde devinip duruyordu ruhum. ayranını silmedim dudağımın, izlerini silmediğim gibi eski aşklarımın. ikinci pideyi isterken garson bir deniz kıyısında boylu boyunca uzanmış bi deniz anasını düşünmekteydi, ışıldayan gözlerinden anladım. aslında su samuru da olabilir. her şey olabilir. o kadar anlamadım. gözüm kayıvermişti yan masada narin elleriyle lahmacuna limon sıkan üniversiteli kızın henüz dokunmadığı içli köftesine. umarsızca hesap istedim sonra. salınarak eve doğru yürüdüm...

estafirildak, 13.02.2005