babam, oğlum, derinliklerim ve o adam

Öteden beri bi uyku sorunum var. normal bi saatte yatıp normal bi saatte kalktığım pek az zaman oldu. randevular kaçırdım, insanlarla bozuştum. İnsanlarla bozuştuktan sonra bozuştuğumu hep unuttuğum için bu kısım pek mühim değil. uykuyu düzene koymanın bildiğim tek yolu günün ilk ışıklarıyla ve uykuluyken evden çıkıp geceyarısına kadar dışarda kalmak. böylece bütün enerjiniz tükenerek eve döndüğünüz için kendinizi doğrudan yatağa atıp mışıl mışıl uyuyabilirsiniz. gün içinde dışarda olduğunuzdan gündüz uyuyakalma gibi bi probleminiz de olmaz. ancak bu bildiğim tek yöntem de bugünlerde pek işimi görmüyor. piskolocik bozukluk dediğim bi hastalığa yakalandım ve ne zaman başımı yastığa koysam hayatta başıma gelmesinden en çok korktuğum şeyler başıma geliyor. misal bi kartona dokunuyorum. strafor tırnaklıyorum. verniklenmemiş bi tahtayı kumaşa sürüyorum. araba kullanırken 5-6 yaşlarındaki sarışın lüle saçlı güzel mi güzel bi kız çocuğunu salçaya çeviriyorum. kalabalık bi meydandayım ve içi bomba dolu bi çanta taşıyorum. birileri gözlerimi oyuyor. televizyon makinasına telefonla bağlanıyorum. kızgın yağ dolu bi tavayı birilerinin başından aşağı kazara boca ediyorum. ya da bunlar olmuyor da yatakta bunların olmaması için mücadele veriyorum. tavayı doğru tutmaya, frene doğru zamanda basmaya çalışıyorum. yataktayken ayaktakinden daha çok yoruluyorum. nihayetinde yataktan kalkıp bişiyler okuma, kendimle konuşma, evde gezinme, tıkınma, tv kurcalama seanslarım başlıyor. kendimi tedavi ettiğimde çoktan güneş yine doğmuş oluyor ve yine uyumamam gerektiğinden sokağa kaçıyorum. bütün şehri günlerdir uzak uzak izliyorum. eve döndüğümde yaptıklarımı hatırlamıyorum. ancak dün böyle olmadı. dün bütün dengeleri artık düzelmiş bi insan olarak eve döndüm. nedenini ?gerçekten çok isterseniz ve hiç günahınız yoksa- bu yazının sonlarına doğru öğrenebilirsiniz.

Önce sinemaya gittim. aylardır dillere pelesenk olmuş babam ve oğlum hikayesini pirtlemiş gözlerle izledim. sinemadan pek anlamam. pek beğenmedim. yine pek çok dizide yaşadığım hadiseyle burun buruna geldim. perde büyüktü ve sinirlerim yıprandı. artık bu türk efradının film çekerken ?aha biraz sonra çok dramatik bişiyler koyucaz. biraz sonra çok dramatik bişiyler olacağı en az bi 10 dakika önceden hissettirilmeli. bunlar arada kaynamamalı, uzun bi hazırlık dönemi. kamera hazır, sesler girecek. İzleyiciyi yerine bi mıhlayalım da öyle söyleyelim feci dramatik sözleri, en güzel cümleleri de hep az sonra çok güzel cümle kullanılacağının farkettirdikten sonra koyalım.? saplantısından vazgeçmeleri gerekiyor. neredeyse bi adam eline tavandan inecek mikrofona hazırsanız kafanıza kafanıza veriyoruz şimdi filmin heycanlı kısımlarını, diyecek. böyle bi kendini ağıra satma, böyle bi yaptıklarını pazarlama taktiği falan. ağlatmak için bu kadar uğraşmış filmden ağlayarak çıksaydım kendime haksızlık etmiş olurdum.

babam ve oğlum hikayesini gamsız baykuş gibi izleyen bünyem sinemadan çıkınca kitapçıda göreceği şeyden habersiz yine gamsız gamsız istiklali perçinlemekteydi. oralarda bi yerlerde sızmamak için kafein depolamaya bi kafeye oturdum. oturduğum kafede tam karşımda bir adam. adam ama nasıl? bi insanın saçında, kıyafetinde, ayakkabısında, elindeki telefonda, gazetede okuduğu satırda, yüzündeki çizgilerde, yanındaki ve karşısındaki boş koltukta, bileklerini masaya dayayışında, pencereden dışarı bakışında, çay isteyişinde, fincanı tutuşunda, bacak bacak üstüne atışında, pantolonunun kırışan yerinde, gömleğinin yakasında velhasıl herhangi birşeyinde muhakkak bi hata olması gerektiğine inanırım. yoktu! her şey tastamamdı. gözlerimi dikip seyrettim. hiçbir şey gibi değildi. sonraki nesillerde güzel birşeylerden bahsedilirken ?o adam gibi? denilebilirdi. bu kadar kusursuz oluşunun hesabını sorduğumu fark etmiş olacak ki çayını bitirmeden kaçtı. paltosunun arkasına toz bulaşmıştı. sırıtarak tozu seyrettim. zaten mükemmel olmak için fazla gençti. haddini bildirdiğim için çok mutlu olup bi kahve daha istedim. pencerenin yanındaki masaya geçtim ve istiklal?den geçen mor atkılı kızları saydım. 8 tane.

kafeden çıktım. uykum açılmıştı ama henüz dengemi bulamamıştım. bi kitapçıya girdim. aradığım kitapların yerini bulamadım. sormaya üşendim. Çok satanlar kısmına geldim. ve işte o an çarpıldım. bazı gerçekler gerçek oluşları itibariyle şaka kategorisine girmelidirler. onlardan bi tanesi tam karşımda duruyordu. cezmi ersöz yeni kitap çıkarmıştı. Şimdiye kadar ben de yeni cezmi ersöz kitaplarına yığınla isim üretmiştim. ekşi de üretmişti. ama böylesini hiç kimse düşünebilmiş olamazdı. bu ancak cezmi ersöz?ün dağarcığından çıkabilirdi. kitabın ismi?hiç günahınız olmadığına emin olarak okuyunuz-: derinliğine kimse sevgili olamadı. aniden bu dünyadaki görevimin bittiğini fark ettim. cezmi bey dağarcığının derinliklerinden çıkan bu cümleyle kendisi hakkında atılıp tutulan her şeyi nihayete erdirmişti. kendi yarattığı canavarı, işte böyle gözlerimizin önünde, kendisi katletmişti. bize söyleyecek tek kelime bırakmamıştı. sanki yıllardır avlamaya çalıştığım geyiğin cesedi karşımda duruyordu. dizlerim kenetlendi. dilim uyuştu. gülemedim. ağlayamadım. bi otobüse bindim ve eve geldim. odama dönemeden, öylesine uzandığım koridorda uyuyakalmışım.

estafirildak, 28.2.2006