lök diye!

benden iki yaş büyük. yani burada işleyeceğim bütün suçların cezası dünyaya hem benden hem de suçlarımdan tam iki yıl önce gelmiş. aslında bu iş hep böyledir. ceza zaten vardır. suç sonra işlenir. yani suç daha önce başkaları tarafından işlenmiş olduğundan ceza konmuştur. yani siz suçu işlediğinizde cuk diye bi cezanın üstüne oturursunuz. dünyaya gelirsiniz ve abinizin kucağına oturursunuz.

bir kardeşe sahip olanlar bilir. kendisinden daha büyük bi kardeşe sahip olanlar daha iyi bilir. çok acılar çektik. ben çok acılar çektim, çekiyorum. her şey küçük bi çocukken başladı. hacmim şimdikinin aynı, yaşım dörtte biri falandı. o takla atabiliyordu, ben atamıyordum. onun uçurtması dünyanın en yüksek yerinde salınabiliyordu. benimki hep elimdeydi. kazara yükselse ipi kopuyordu ya da elimden kaçıyordu. onun bacakları benimkilerden güçlüydü. kovalamacada, yarışta, saklambaçta beni hep geçiyordu. benden daha çok yiyebiliyor, daha çok içebiliyor, benden daha uzun süre nefesini tutabiliyordu. benimkilerden daha kalifiye arkadaşları vardı, sayıları daha çoktu, yaşları daha büyüktü. her zaman benden daha çok şey biliyordu. hep bir adım önümdeydi. ben yemin edilince yalan söylenmemesi gerektiğini öğrendiğimde o, bi ayağını kaldırınca ettiği yeminin işleme konmayacağını öğrendi. ben, benden aldığı borçları bi senet düzenleyerek resmiyete dökmeyi akıl ettiğimde o, senedin yırtılınca işe yaramayacağını akıl etti. sayesinde kendimi yıllarca yetersiz hissettim. bana hiç iyi gelmedi. her arızamın çıkış noktası, tüm başarısızlıklarımın gerçek nedeni. dolayısıyla ona geçmişte ve şu anda duyduğum nefretin kaynağı ruhsal yapım falan değil; bağışıklık sistemim.

ortalama 100 kilometre hızla giden bi arabanın arka koltuğunda iki kardeş yolculuktalar. büyük ve erkek olanı ortada. İki eliyle öndeki iki koltuğa tutunmuş, poposunun ucuyla oturuyor. gözleri ferfecir okuyor. kız olanı ortayı daha önce yüzlerce kez olduğu gibi yine kaptırmış olmanın acısıyla, bırakalım koltuğu falan, yere oturuyor. ortadan sonra en rahat yer arka koltukta ayakların konması gereken yer çünkü buradan arabayı kullanan babanın yüzü de görünebiliyor. İstediğinde insan başını yumuşacık koltuğa da yaslayabiliyor ve hepsinden mühimi o ?uyuzyaapis? ile aynı koltuğa oturulmamış oluyor. konu 1?den 100?e kadar sayabilmek. kimin sayabilip kimin sayabilemediğini biliyoruz. karıştırılmaması gereken bazı şeyler karıştırılıyor. yani mesela ?yirmi bir? deniyor. sonra onlarda mı yirmilerde mi otuzlarda mı kaldığı unutuluyor ve ağızdan bi anda ?otuz iki? çıkıyor. arabada o anda bi yaygara kopuyor. dev işaret parmakları esta?nın yüzüne yöneltiliyor. 32 dişler esta?nın burnuna sokuluyor. esta vazgeçiyor. kendi kendine başını kollarının arasına alıp mırıldanarak baştan denemeye kalkıyor. onlar yirmiler otuzlar hep karışıyor. yirmi beş?ten sonra otuz altı diyip hatasını aynı anda fark edip başını hafifçe kaldırdığında abisinin kulağıyla karşılaşıyor. yine parmaklar, dişler, kahkahalar... ben bunların hepsinin o yaşlarda sonlanacağını sanıyordum.

sonra biraz büyüdük. ama bizde pek hadi erkekler futbola kızlar evciliğe durumları olamadı. erkekler futbola kızlar erkeklerin peşinden zırlayarak futbola durumları oldu. ancak ofsayt ne demek bilmiyordum. ofsayt benim bu dünyada öğrenemeyeceğim bi kaç şeyden birisidir. diğerleri ?platon, pluto, plato, pluto; filozof, köpek, vadi, gezegen?dir. benim attığım top iki taşın arasından her geçtiğinde abimin dudaklarının arasından ofsayt kelimesi dökülüyordu. arkadaşlarımı topluyordum. kocaman bi takım kuruyordum. abimin karşısına çıkıyordum. ancak tüm arkadaşlarım da benim gibiydi ve attığımız gol yine her seferinde ofsayta düşüyordu.

harçlıklarım abimin cebinde birikiyordu.

pastaların büyük dilimleri abime düşüyordu.

kaloriferin yanındaki yatakta abim yatıyordu.

daha da büyüdük. o anadolu lisesinde okurken ben fen lisesinde okudum. onun ingilizcesi süperdi. karşılığında bi kimyager ya da matematik cambazı falan olmam gerekirken, olamadım. pişen sosislerin niye suyun üstüne çıktığı hakkında tatmin edici bi fikrim oluşamadı.

kocaman olduk. Üniversiteye gitmeye başladık. süper ingilizcesinin yanına bir de süper fransızca, az biraz rusça ve almanca, ucundan ispanyolca, kıyısından arapça ekledi. bi arabası vardı. odasına giren çıkan kızların haddi hesabı yoktu.-biz bu kızların karakter tahlillerini dışkapının yanındaki ayakkabılardan yapmaya çalışıyorduk, bazen sabah ve öğleden sonra farklı ayakkabılar oluyordu. oha!- dans dersleri alıyor, tüm latin danslarını daş gibi hatun partnerleriyle figür atlamadan, adım sektirmeden harikulade yapabiliyor, 3 farklı stilde yüzüyor, jimnastik yarışmalarına katılıyor, milli takımda tekvandocu olmayı elinin tersiyle itiyor, madalyalarını ve sertifikalarını koca bir dolaba sığdırmaya çalışıyordu. ben öylece duruyordum. sanki bir evde potansiyel ve kinetik enerjinin sembolleriydik. sadece o değil eve gelen dansçı arkadaşları da benimle habire dalga geçiyor; ?ooo estaanım oda değiştirmişsiniz, burası güneş alıyo, biraz da burda öööylece oturmak lazım. hihoho? falan diyorlardı.

sonra her şey ansızın tersine döndü falan demek isterdim. ama öyle olmadı. Şimdi de bu küçük ve sıcak yuvada birlikte yaşıyoruz. beyefendi çalışma hayatının yoğun seyri yüzünden fiziksel aktivitelerine bi süre ara verdi ancak bana yaptığı işkenceye bi an bile ara vermedi. Şimdi de zihnini geliştirmesi gerektiğine inanıyor. bu aralar favori siteleri hyperhistory.com ve freeworldacademy.com. birincisine günde iki saat girerek köklü bi tarih bilincine ulaşıyoruz, ikincisi ise bizi külliyen mükemmel bi insan yapmayı hedefliyor. zihninizi nasıl temizlersiniz, nasıl öğrenirsiniz, tamam öğrenmeye kalktınız da ne öğreneceksiniz falan gibi soruların cevaplarını bu sitelerde buluyoruz. İki tıktan sonra ağzımıza puromuzu alıp her türlü ortama akabiliyoruz. İçimizdeki büyük boşluk lök diye doluveriyor. hayatı -ne ıskalaması- on ikiden vuruyoruz.

az sonra uyanacak. eşofmanlarını giyip sabah koşusuna çıkacak. gelsene esta bak göbeğin çıktı falan diyecek. sigaramı suratına üfleyip tersim pistir beyfendinin de söylediği gibi statik hareket engellenemez, diyeceğim. bu da dün akşamki konuşmamızdan bi bölüm:

o: esta, sen ingilizceni hangi sitelere girerek geliştiriyosun?
ben: abi, ben ingilizcemi geliştirmiyorum.

estafirildak, 8.12.2005