ya ba nc ıl a.......ş

şimdi, ben, bu pek çok şairin, yazarın, ressamın ve dahi ciguli'nin "mısırdan arpaya, cevizden buğdaya, sonunda çorbaya düşeceeeaaksin horozım" dizeleriyle anlatmaya çalıştığı topluma yabancılaşma, içine gömülme, bilmediği bi gezegenin tozlu yollarında yürüdüğünü sanma falan gibi hissiyatların kökenini az önce bi çırpıda çözüverdim. tabi çözünce üzülüyo insan, kendi -lık'ı (insanlık) adına. bunca yıl çabalamışlar yazık, diyo. bi kaç dakikamı alacak bi meseleymiş. yüce yarabbimin de af buyursun fakat yanlış yaptığı aşikar. zira mağara adamları devrinde yaşasaymışım "bakınız kardeşlerim, geyiği aha da böyle avladık, bi karıya yapılması gereken hareketler de şunlardır" figürlerinin altında yabancılaşmanın bence ve en hakiki tasviri de iliştirilmiş olacaktı. sonra nice gencin okudukları karşısında "evet yaa! işte ben de bi bu kadar yabancıyım, tabi canım, hay allah!" falan feveranları (feveran ne demek, bilmiyorum.) yaşamasına gerek kalmicaktı. neyse. bi mevzuya dalarken daha önce dalsam nolurdu ki demekten hazzetmem. şimdi bu yabancılaşma hadisesi tam olarak şudur:

şimdi biliyosunuz, küçükken oyunlar falan oynuyoduk. ebelemece, yakan top, deve cüce, saklambaç, en hızlı kim koşacak, istop falan gibi. bu oyunların fena halde ortak iki özelliği vardır. birincisi bu oyunları anne babalarımız bizden daha çok, annannelerimizle dedelerimiz de ebeveynimizden daha çok oynardı. bu demek oluyo ki, bu oyunlar en çok cilalı taş devrinde falan oynanıyodu. bunu aklınızda tutun. ikinci ortak özellikleri ise, bu oyunların hepsinde sona kalan oyuncunun feci halde acı çekmesi. saklambaçta misal ebelenmeden kalan son oyuncu saatlerce duvar dibinde beklemek zorundaydı. çişi gelse de canı sıkılsa da annesi çağırsa da kaçışı yoktu. orda ööle durmakla yükümlüydü. ebelemecede keza, sona kalırsanız saatlerce kaçmanız gerekirdi. diliniz dışarı çıksa, boğazınız kurusa, nefesiniz kesilse dahi kaçmaktan başka kaçarınız yoktu. yakan topta sona kaldıysanız bütün takım arkadaşlarınızın yalvaran gözlerine baka baka saatlerce sağdan sola soldan sağa koşturmak, kendinizi kollamak durumundaydınız. terleyip yapış yapışş olurdunuz. sona kalmak kötüydü. demek ki cilalı taş devrinden beri çocukların zihninde sona kalmanın kötü olduğu yer etti. bu yüzden okulun son zili çaldığında bütün öğrenciler sona kalmamak için koşturup durdular. tabi onlar ben yazana kadar bunu fark etmedi bile. di mi?

ve tabii ki hepinizin bildiği gibi dünya berbat bi yer. kaldırım taşları oynak, basınca üstünüz başınız çamur oluyo. türkiye'de yaşıyosanız sabahları haaakk tuu diyen dallama amcalar sokaklarda kol geziyo, avrupa'da falansanız sokaklarda haaakk tuu demeyen dallama amcalar kol geziyo. kanalizasyonlar, ter kokuları, meniler, foseptik çukurlar, ali kırcalar gırla gidiyo. kimse bu pisliğin olduğu bi dünyanın yerlisi, tanıyanı, ahbabı, tarafı olmak istemez. bu yüzden de insanlık sürekli yabancılaşıp, bi köşesine çekilip, sona kalacak dünya yerlisinin yapacağı kahramanlıkları bekliyo. sona kalmamak için de "aman hemen yabancılaşayım, yok yok sen daha yabancı diilsin, az sonra, ben daha yabancıyım ama" şeklinde bi tür nefsi müdafaaya girişiyo. durum bu. bilinçaltı, froyd bir ben iki yani.

estafirildak, 24.09.2005