esta naapmış duydun mu?

arkadaşlık kurumu hakkında söylemek istediğim çok şey var. aslında arkadaşlık dediğimiz ilişki türü en hazzetmediğim ilişki türüdür. yüzyıllar önce yeni insanlarla tanışma hevesini bünyesinden tamamen kaldırmış bi insan olarak arkadaşımız olursa başımıza neler gelir mevzuunu deşiciim. örneğimize geçiyoruz;

bi arkadaşım vardı. benden beter pasaklı pis kirli bi tip. hayatında bulaşık yıkadığını mutfak temizlediğini falan pek sanmıyorum- eminim, sanmadığıma diil yıkamadığına-. cinsiyeti, erkek. yine çok eğlenir gibi yaptığımız fakat kendimizi tatmin etmek adına fırsatlar kolladığımız fakat asla beceremediğimiz muazzam gençlik yıllarımda bu pek sevgili arkadaşımla mutfakta türk kahvesi yapar iken kahvenin taşması ve benim lavabonun yanında duran bi bezle ocağı silmeye teşebbüs etmemin ardından gelişen bi paranormal vaka sanırım o dakikadan itibaren 1/24 niyelan/saat periyodunda zihnimi meşgul etmiştir. olay tamamen şöyle oldu;

ben: siliyorum tamam
herif: yok aman ha o bez diil

evet, olay bu kadar. o dakika anladım ki sevgili arkadaşım nerden öğrendiyse ocağın o bezle silinmemesi gerektiğini biliyodu. belki annesini ocağı silerken görmüştü. o sıra kazara mutfaktaydı. olabilir. mühim olan nokta şu ki, misal tv izliyo olsak ve tvde bi kadın ocak silmek için evinde ayrı bi bez barındırıyo olsa ikimiz de aynı umursamaz vakur tavrımızla ne saçma derdik. ardından tezgahın kuzey ucu bezi falan gibi geyikler çevirirdik. bundan da eminim. elime bezi almamla bırakmam arasında geçen sürede arkadaşımın kafasından geçenler hep beynimi tırtıklamıştır. acaba bana bu tepkiyi gösterirken mutfak temizliğinin ne kadar mühim olduğunu mu düşünüyodu, aa tezgah beziyle ocağı silmeye kalktı salaaak mı diyodu, yoksa bi anda mutfakta yanlış insanla birlikte mi olduğunu düşündü. her şeyi, tüm hayatını, katettiği yolları, okuduğu tüm kitapları, engin mutfak kültürünü falan yeniden gözden mi geçirdi? benim eksik olduğuma mı karar verdi? yani o anda kendisi-skoçbrayd-ocak üçlüsü arasına beni sokmayan canım arkadaşımın kafasında ne tilkiler dolanıyodu. kurca kurca kurca. dışlanma sebebimi araştırdım durdum. o benim en yağlı cipsi yedikten sonra saçlarımı mıncıklayarak sırıtan, yere dökülen çayı ayağındaki çorapla silen biricik arkadaşım değil miydi lan? kurca kurca kurca bi pislik var. ben bulamadım.

ama şöyle düşünmeye zemin açan bi hikaye yani bu. insanlar konuşurken düşünebilen varlıklardır. üstelik başka bişi söylerken başka bişi düşünebilen varlıklardır. ve birisiyle bişi konuştuğunuzu sandığınız zamanlarda karşınızdakinin kafasından geçenlerin içinde sizle ilgili bişi olmaması kuvvetle muhtemeldir. büyük ihtimal size nihohoho derken aslında olabilir diyodur içinden. hangi an hayatına sokulduğunuzu hangi an kıçınıza tekmeyi yediğinizi anlamanız mümkün değildir. zira biricik kendimizi öyle adına arkadaş dediğimiz tuhaf organizmalara gösterme meraklısı değilizdir. hepimizin içinde bi sağ gösterip sol vurma bi beklenmeyeni yapma bi podyumlarda salınma merakı falan vardır. yanımızda duranlardan farklı olarak biz muhteşemizdir ve doğru an gelene aslında nasıl bi hayat seçeceğimize karar vereceğimiz o ulvi ana kadar kafamızdakileri dilimizin kullanması mümkün değildir. hepsi gününü görecektir. (estafirildak gününü görecek!) biz süper doğru kararlarımızla hayatımızın muhteşem gidişatının keyfini sürerken kendileri göbeklerini kaşıyarak dalga geçmeye ve lan ne güzel yaptı biz daha burda oturalım demeye devam edeceklerdir.

yani bence arkadaş dediğimiz kişi gününü göstermek istediğimiz kişidir. ya da günümüzü göstermemesi için dua ettiğimiz, tamam yanımızda dursun fakat azıcık arkamızda dediğimiz kişidir. yani arkadaşlık kurumu tam bi rezilliktir, kepazeliktir. tabi ben tüm insanlardan elini ayağını çekmiş birisi olarak şu anda bu yazıyı niye yazdığımı bilmiyorum. muhtemelen sıklıkla hatırliim de girişmiim bu tip aklazarar aktivitelere diyedir. sıçtığımız şeyin adı bok oluyor ve keyifle seyrediyoruz. evet.

estafirildak, 11.05.2005